18 Ekim 2008 Cumartesi

Futbol'a Dönüş???

M'borough 0 - 5 Chelsea. 0-5 nasıl bir sonuçtur, üzerine konuşmamak lazım bile ama Steve Claridge'in söylediğine göre Borough çok da kötü değildi Chelsea "amazing style of play" dedi. Vallaha onun yalancısıyım,izlemedim henüz. Arsenal Everton'ı, Liverpool Wigan'ı geriden gelip yendi. Wigan'ın 2 golü Amr Zaki atmış. Bu adama noluyor Mısır'dan geldi,adını sanını şahsen duymadık, gol kralı olacak gibi sanki. Liverpool'un comeback'lerinde son sözü 85-90 arası hep Kuyt söylüyor gibime geliyor. Son topu onun eline verirdim basket takımım olsa.

Peki bu diğer maçlardaki skorlar ne arkadaş?

Villa 0 - 0 Portsmouth
Bolton 0 - 0 Blackburn
Fulham 0 - 0 Sunderland

Ne bu şimdi yakıştı mı premier lige?

Bremen - Dortmund maçının son yarım saatini izledim, tam drama. Böyle bir maç ligin ikinci yarısında bir de haftasonu olacaktı, best match ever gibi birşey olurdu heralde.

Hoffenheim deplasmanda Hannover'i 5'lemiş bu sefer. Ibiseviç, Salihoviç derken adamlar 7 maçta 16 puan ve liderler.Hocası kim lan bu takımın? Araştırmak lazım. Bayern hele şükür kazanmış 3 maç sonra.

Neyse Premier ve Bundesliga böyle bu haftalık. Sayıyorum 7 posttur futbolsuz konular işlemişim alakasız alakasız. Birazdan bir tane, yarın bir tane en babasından 2 derbi futbola döndürür bizi ya da döndürmez ne yapalım? (Bu ara yarınki SuperClassico öncesi belgeseli bugünden de verdiler, fena değil hatta güzel. Aynı yapımdan çıktığı belli olan GS-FB belgeseline oranla daha çok beğendim. Arjantin'li olmadığımdandır herhalde)

Her hobi birgün yalnız bırakılacaktır. Yok yok döndürür, döndürsün yaa. İzmit İsmetPaşa stadındayız, Taner'in golüyle ev sahibi Kocaelispor 1-0 öne geçiyor Fenerbahçe karşınında. Kazanlar kaynasın.

Fotoğrafsız olsun mu bu post? Ya da sonra ekleriz, baştan savma olmasın.

17 Ekim 2008 Cuma

Masters Cup Madrid Ball Girls

Love Game'de gördüm yoksa o kadar da ilgilenen biri değilim. Masters Cup Madrid ball girls biraz abartmış sanki. Hugo Boss'u çekmişler, salmışlar.

Djokovic hiç de şikayetçi gibi değil sanki.




Aklıma Kramer geldi,çok efsane bölümdü, sakatladığı Monica Seles miydi?


Joe "The Plumber"

Amerika bir gecede bir yıldız daha kazandı. Başkan adayları arası sanırsam 3. ve son tartışmada Joe şöyle Joe böyle. McCain kol gücüyle çalışan, çok yorulan her amerikalı işçinin metaforunu Joe The Plumber olarak yapıyor ve kafa s.kiyor. Joe'nun sorunu hepimizin sorunu durumları heralde. Kimmiş bu Joe? Obama seçim gezisi yaparken bu adam karşısına çıkıyor. İşte tesisatçıyım ben işleri de biraz büyütecez, siz gelirseniz daha mı çok vergilendirilecek kazancım, yılda 250.000 dolardan biraz fazla kazanınca vereceğim vergi oranını arttırıyor muymuşsunuz (bu nasıl kelime oldu la?) diye soruyor. Obama da rakamsal açıklamalar yapıyor 2 saat. Senden %39 alarak çok almıyoruz, 250.000 altındakilerden %36 alarak onlara kolaylık sağlıyoruz. Çünkü onlar küçük ölçekli işletmelerin %95'ini oluşturuyor diyor. Adama ulan işte bu sistemle, senin gibi insanlar daha çok para biriktirip, bu noktaya daha çabuk gelecek. İşte McCain de Obama'nın vergi politikasına giydiriyor bu Joe'yu rakı masasında meze ederek.

İçim sıkılıyor bu aralar ne birşeyi tam okuyabiliyorum ne de izleyebiliyorum. Yine öyle oldu. Alın yarım yamalak Joe The Plumber hikayesi. Bir nevi köydeki Mehmet efendi durumları heralde. Olayı yerinden takip eden arkadaşlar bilgilendirir bizi bir ara bakarsınız. Döşeriz detayları.

Obama'nın yerinde olacam insan gibi anlatma mantıklı açıklamalar yapmak yerine, vururum Joe'nun ağzının üstüne 2 tane, "Sıs la Sıs, gözün doysun ibnetor" derim. 250.000 dolar ne la?

Andrew Johnson'un emekli haline mi benziyor ne?

15 Ekim 2008 Çarşamba

Gitmek Lazım #3: Mostar-Blagaj









Saraybosna'ya 100 kilometreymiş Mostar. Ama yollar kötüymüş. Savaşın sembol yerlerinden biri, belki de en dikkat çekeni. Köprünün orijinali -Stari Most- Kanuni'nin isteğiyle 1566'da Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayruddin'e yaptırılmış. Hırvatlar ile Boşnaklar önce Sırplara karşı, sonra kendi aralarında savaştılar 1992 ve 1993'te. 9 Kasım 93'te Hırvat bombardımanı sonucu yıkılan köprü 2004'te restorasyonu bitirilip tekrar açıldı. Türk inşaat şirketi orjinaline sadık kalınacağı sözünü verip projeyi üstlenirken, Macar ordusundan gelen dalgıçlar da yıkılan köprünün Neretva nehrine düşen dev taşlarını çıkarıp, orijinal taşların mümkün olduğunca kullanılabilmesini sağlamışlar. Projenin en büyük destekçisi Unesco ve Dünya Bankası. Özellikle köprünün gece fotoğrafı Yüzüklerin Efendisi hissiyatı veriyor.

Aşağıdaki gibi bir manzaraya sahip 3 yıldızlı otel var şehirde. 80 Euro, ellerinizden öper.





Mostar çok güzel de Mostar'a 20 km uzaklıkta Blagaj isimli küçük bir kasabada bulunan Tekke'nin görüntüsüne hayran kaldım. Daha sonra Neretva'ya bağlanan Buna nehri üzerindeki bu tekke 16. yüzyılda yapılmış. Dervish House dediğin böyle olur.




14 Ekim 2008 Salı

Ülkeden ayrılma nedenleri #4



Aralık 2007'de emniyet müdürü "Polis kimseyi dövmez" demişti. Google bile inanmamıştı buna yukarıda görüldüğü gibi (uykusuz dergi dikkat çekmişti yukarıdaki olaya).

Ekim 2007'de Ferhat Gerçek "Yürüyüş" isimli dergiyi satarken polis ateşi sonucu felç kalmıştı. Ferhat 17 yaşındaydı geçen sene.

Ferhat ile ilgili açıklama yapıp yine aynı dergiyi dağıtmak için yürüyüşe geçen Temel Haklar Federasyonu üyeleri 28 Eylül günü göz altına alındı. Ben çok uzatmayayım olayın gün be gün detayları şurada. Sonucunda gözaltına alınanlardan 29 yaşındaki Engin Ceber'in 10 Ekim'de gözlatında öldüğü açıklandı.

Bu da daha bugunkü haber.

"Kartal'da büyük bardakla çay gelmesine kızan sivil polis kafe sahibiyle tartıştı. Ardından çağırdığı dört arkadaşıyla da kafe sahibini mutfak bölümüne sokarak komalık etti.."



Tavan yapıyor, yolcudur abbas bağlasan durmaz durumları. Dur bakalım.

10 Ekim 2008 Cuma

Gitmek Lazım #2: Tromsø


Türkiye'de ismi duyulmuş bir yer değildir 2 sene öncesine kadar. Bu nasıl güzel bir şehir, şehrin hemen yakınında nasıl güzel bir doğa manzarasıdır. Fotoğrafa bakınca bile temiz hava doldu gibi oldu ciğerlerime. Tromso: 65.000 kişi yaşıyormuş sadece bu şehirde. Dünyanın en kuzeydeki üniversitesi de, futbol kulubü de bu şehre ait. En soğuk aylık ortalama sıcaklık Ocak'ta -18 derece. Yazın maksimum sıcaklık haziranda ve 12 dereceymiş. Nisan'dan Mayıs'a alacakaranlık, Mayıs sonundan Ağustos başına kadar batmayan güneş, Ağustos-Eylül başı yine alacakaranlıkmış bu şehir. Gidilsin görülsün beğenilsin serisini başlatıyorum sanırsam.




9 Ekim 2008 Perşembe

Abi Tavuk Geldi


Ülkeden ayrılma nedenleri #3

Antalya'da ki ilköğretim okulunda, müdürün, kadın öğretmene taciz şikayetiyle yürütülen soruşturma haberini okudum. Müdür Bey Allahsız ve Ermeni mi? başlıklı haberin detayları burada.

Taciz soruşturmasında yöneltilen 5 sorudan sadece 4.sü tacizi soruşturuyor. Ben sadece ifade tutanağını koyayım da buraya ara ara bakalım hep beraber midemiz kalksın.

İFADE TUTANAĞI

YUKARIDA açık kimliği ve diğer bilgileri yer alan tanık öğretmen (....) ../11/2007 tarihine rastlayan Pazartesi günü saat 11.30'da Aksu İlköğretim Okulu'ndaki müfettişliğimiz odasına itham edilen konumunda davet edilerek, davet edilmesine esas konu kendisine anlatılıp, bu konuda açıklamalarının istenileceği ve açıklama yapmasına engel bir durumun olup olmadığı, açıklama yapmak isteyip istemediği sorulduğunda, açıklama yapmasına engel bir durumu olmadığını ve özgür iradesi ile açıklama yapmak istediğini belirtmesi üzerine; iddialar/konular ile ilgili olarak Okul Müdürü Mehmet Karakaş hakkında aşağıdaki iddialar ileriye sürülmektedir.

1- Allah'a inanmadığı, Ermeni olduğu
2- Bayrağa saygısı olmadığı
3- Öğle yemeklerinde ayrana rakı koyup içtiği
4- Öğretmen Sevil Ünlü'ye sarkıntılık ettiği ve tacizde bulunduğu
5- Bazı öğretmenleri okuldan attıracağını söylediği ileri sürülmektedir.

Bu konulardaki ifadenizi aşağıya maddeler halinde yazmanızı, varsa belgelerinizi ifadenize eklemenizi rica ederiz.

Nedim Düztepe Mehmet Çağlar İlköğr. Müfettişi İlköğr. Müfettişi

Cathrene Tremmell'a da "ayranınıza rakı katıyor musunuz?" diye sormuşlar soruşturmada.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Fikstür Takip Etmece ve Sporting Gijon


Uğur Meleke bahsetmişti geçen günkü bir yazısında. Sivas geçen sene Fenerbahçe'nin fikstürünü takip etmişti. Bu sene de başkasını takip edenler var geçen sene olduğu gibi.

Herhangi 2 takımın bile birbirini takip etmesi bence "fair" değilken İspanya'da durum biraz daha komplike. Barcelona Sevilla'yı, Real Madrid Barcelona'yı, Villareal'de Real Madrid'i takip ediyor. Durum böyle olunca Sevilla'yı gören "aha 4 hafta puan yok doğru düzgün" diye ağlamaya başlıyordur.

Ligin daha 6 haftası oynandı ama bahsi geçen talihsiz takımların performansı şöyle:

1. hafta Sevilla ile oynayan Racing Santander 4 maçta: 1 puan.
2. hafta Sevilla ile oynayan Sporting Gijon 4 maçta: 18 gol ve 0 puan.
3. hafta Sevilla ile oynayan Real Betis 4 atıp 7 yemiş ve 1 puan
4. hafta Sevilla ile oynayan Espanyol 3 haftada 1 puan.
5. hafta Sevilla ile oynanyan Atletico Madrid 2 maçta 0 puan şimdilik.

Tabiki her takım bu fikstürü takip edecek sonuçta ama iyi başlangıç yapamayan takımın ligde üst sıralara tutunması zordur kanımca.

Tabi bu büyük takımlar ilk haftalarda küçükleri yiyedursun, kızılca kıyamet sona doğru kopacak durum böyle olunca. Türkiye'de derbilerin son haftalara sıkışmasında aceto bahsetmişti.

Sevilla-Barcelona, Barcelona-Valencia, Madrid-Sevilla, Barcelona-Madrid, Sevilla-Villarreal, Madrid-Valencia, Villarreal-Barcelona, Valencia-Atlético, ve Madrid-Villarreal maçlarının tamamı 6 haftaya sıkışmış durumda hem de 13-18 ve 32-27. haftalar bunlar. Oldu olacak Atletico Madrid'i de takip eden-edilenler arasına koy, iyice şenlik olsun ortalık. Bu durumda noluyor Atletico Madrid son haftalara kafa kafaya girerse 3-4 takımla, şampiyonluk için en kuvvetli aday olacak ya da 6. 7. sırada girse bile 3-4 hafta içinde ilk 2'ye oynayabilecek durumda olacak.



Manolo Preciado - Sporting Gijon

Tamam yayıncı kuruluşun bulaştığı kokusu burunlara geliyor, son haftalar fena heyecanlı olacak ama yazık günah değil mi Gijon'un taraftarına, futbolcusuna ve özellikle yukarıdaki kalecisine ve Manolo'cuğuma. Ayrıca soyisme gel!! La Liga'ya çık ilk maçta Gefate kendi sahanda sallasın sana, sonraki 4 haftada 13'ü 3 gün içinde 18 gol ye. Yazık. Neyse 6. haftada deplasmanda Mallorca'yı 2-0 yendiler.

Kankagül

Google'dan Erkin Koray şarkısı aratıp lyric sitesini tıklarsan karşına da bu çıkar sağ alt köşede, karşınızda sarki-sözleri.com.

Hayır herşeyi anlayayım tamam, kankagül nedir arkadaş?

3 Ekim 2008 Cuma

Ağlattı lan Moustapha'yı zalim adam


26 Eylül 2008 Cuma

Gitmek Lazım #1: Sorrento-Hotel La Minervetta






İlk fotoğraftaki otel odasını trofolo'da görmüştüm. İtalya'da Napoli'ye yakın Sorrento adlı kasabada bir oteldenmiş. Ama ne otelmiş, teras, manzara... Hotel La Minervetta birgün gitmek lazım, 1 gecede olsa orada kalmak. Zaten fazla kalamayız geceliği şuan 300 Euro.





Deplasman


Nbatv’de gecenin özetlerini yine defalarca izledik, (kumandamız olsa değiştiririz zannımca 2 defadan sonra) biri önceki gün gazete getirmiş sağolsun, kocaman sayfaları çevirdik uyuz uyuz, güzelce kahvaltımızı yaptık, Maç saatinden 1 saat önce evden çıktık. Dolmuşçu var mı para üzeri dedi? Arkadan biri “50 milyondan bin kişi vardı” dedi ya da ben, Mustafa bi de ayaktaki bi kız öyle anladık. Uzattıkça uzattık, kahkahalar attık, kızla göz göze gelip gülmeye çalıştık, güldük, herkes bize kıl oldu. stadyuma vardık, maç kalabalığı yerine bizim gibi etrafa aval aval bakınan 5-10 kişiyi bulduk. Sorduk bilader hayırdır dedik, sorma dediler. Olayı anladık. Yine de telefonla bir arkadaşı aradık “hayırdır bilader hangi ara değişti bu maçın yeri?” dedik. “Ulan siteye yazdık kocaman, bi internete baksana evden çıkmadan ne heyecansız adamsın, insan maçın havasına girmek için bile bakar yahu” diye azarladı. “Ulan para mı var adsl faturasını yatırmaya, karnımız tok diye sevindirik oluyoz biz, sen internet diyon, heyecan diyon” diye ben de onu azarladım.kontur bitti telefon kapandı.Nasıl gidecez diye gençlik parkı tarafındaki kapının ordaki büfelerin önünde düşünürken saatler 13.30’u gösteriyordu. Kendi imkanımızla gitmemiz olası değildi, gitmeye çalışsak bile maç bitimine yetişip dalga geçilebilirdik. Birbirimize söylemedik ama Kızılay’a yürür Sakarya’da kredi kartına abanaraktan en ucuzundan bira içer ordan da eve giderdik kesin. İşte tam o anda aynı filmlerdeki gibi içinde tek kişi olan lüks bir araç yanaştı, sağ pencereyi açtı ve bize doğru yöneldi. İçimden “aha” dedim. Filmlerde hiç duymadığım bir cümle kurdu.

-"maç var di mi" dedi.
-"var ama burda değil, ayaşta" dedik.

"ora nere yaa, ne kadar sürer orası uzak mı ki?" falan diye kendi kendine sorunca Mustafa’yla göz göze gelme gereği hissetmeden maça yetişebilmemizin tek yolunun bu beyfendi olduğuna kesin kanaat getirip çakallıklara başladık. Uzak olduğunu biliyorduk ama "valla 20 dakikada gidilir" dedim belli belirsiz bir sesle çok da sallamıyorum havası verdim güya. Üstüne Mustafa "biraz hızlı gidilse 15 dakkada gidilir" çekti. Araç sahibi gazı mı aldı yoksa o sırada iyice “çok madur durumdayız çaresiziz be abi” vücut halimize mi acıdı.

“e hadi atlayın bakalım, ben yolu bilmiyorum ama tarif edeceksiniz” dedi. Çok “cool” şekilde atlamaya çalıştık ama sanırım ağzımdan salyalar akıyordu. Yolu bilmeyen ben, nasıl gaza geldiysem ön koltuğa atlamışım o heyecanla. Sonra aynadan Mustafa’nın suratını yakalamaya çalıştım. Endişeli bir ifadeyle karşılaştım. Bir daha bakmadım. Stat hakkında sahip olduğum iki bilgi vardı. Bir, çok uzak olduğu. Bunu belirmemiştik hatta örtbas etmiştik. İkinciyi sakin bir tavırla belirttim “İstanbul yoluna çıkalım ordan devam etcez”. Görevimi yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla uzun yolculuk için deri koltuğa iyice yerleştim.

Zaten İstanbul yolu üzerinde Ankara’dan uzaklaştıkça stadyum için oldukça sık aralıklarla yönlendirme tabelaları bez pankartlar vs. vardı. Ama bu işaretler sizi şimdiki gibi stadyumun kapısına kadar götürmüyor “daha baya var valla” içerikli “Ayaş stadyumu düz “ gibisinden tabelalar bizimle şoförün arasındaki gerilim gitgide yükseltiyordu.

Sonra tabelalar kesildi. Yol ilerledikçe adam sürekli “bu kavşaktan mı dönecez?” diye soruyordu, Mustafa da haliyle çekingen tavır takınarak “ııhh yok. biraz daha var” diyordu. Bu diyalog en az 5 kere gerçekleşti. Adam içinden “hay aklıma turp sıkim, iki tane uzun saçlı sakallı zibidinin sözüne kandık dolaştığımız yerlere bak” der gibi düzenli ve aralıklarla ooff çekiyordu. bu oflarda çok anlam ifade ediyordu ama tek gerçek cümlesini o sırada kurdu.

-“Dediğinizden biraz uzakmış çocuklar”
-ehe,ihi”

Haklıydı. Yarım saattir yoldaydık ve stat henüz görünmüyordu. Daha sonra Mustafa’nın o nahiyeye gerçekten hakim olduğunu anladım. Lan adama bak koca şehri avcu içi gibi biliyo diye hayran kaldım.Hep çocukluğunda saçma sapan bir yerlerde oturduklarından bahsederdi. Meğer oralarmış. Hayranlığım acımaya dönüştü.

Derken stadyum baya dağ başında gibi olsa da göründü. Hemen ilk bakışta ne güzel yeni yeni görünüyor ve beklediğimden daha büyük ama yok yok stat dediğin eskidikçe anılar, duygular biriktikçe güzel diye düşündüm.”ne lan bu tutarzıslık, başın götün oynuyo bi öyle diyon bi böyle iyice pro ile con oldun ha” diye kendime kızdım. Neyse bir stadyumu ilk gördüğümde heyecanlanırım hep. Stad olsun, asma köprü olsun, hatta cami olsun -kilise,katedral tercih sebebidir- böyle devasa yapıları her düşündüğümde “Ulan keşke mimar ya da inşaat mühendisi olsaydım” derim. Sonra “la o zaman hayatta bitmez idi bu okul” diye kendime cevap veririm ikna olur ve susarım. Yoldan stadyuma doğru ilerledik ne de olsa hedef belirlenmişti ama tali yol ikiye ayrıldı ben de buraları biliyormuşum gibi mi görünmek istedim bilmiyorum ama Mustafa’yı beklemeden her mantıklı insanın seçeceği daha bi stada gidermiş gibi duran sağdaki yolu gösterdim. “Bu taraftan” dedim. Stadyum gerçekten de o tarafta gibi görünüyordu. Değilmiş. 2-3 dakika gittik Mustafa dayanamadı “heralde diğer yoldu” dedi kibarca. Hep kibardır zaten benim arkadaşım. 10 saniye bir sessizlik oldu. Babam olsa bizi elinde ıslak odunla kovalardı valla dedim, bizi ayıpladım, adama üzüldüm. Sessizlik daha da sürerse adam dayanamaz konuşur bize patlar diye ben patladım. Şehir bölge plancılara, yol mühendislerine giydirdim.Mahalle muhtarına bile -sanki tanıyormuşum gibi- “tabela koymaktan bile aciz, tembel pezevenk” diye saydırdım. Sonra diğer yani doğru yoldan ilerlemeye devam ettik bizi doğruca kalabalığa götürdü.

Stad uzak,başka bir ilçede gerçek anlamda. Rakip takım belediye destekli, Sonradan öğrendik devletlülerimiz yememiş içmemiş, bileti 50 kuruş yapmış, yöre insanını kamyonetten yaptıkları anonslarla bütün gün maça çağırmış, yetmemiş bilmem nerelerden otobüs kaldırmış. Kesmemiş herkese zaten çakma olan takım formasının daha da çakmasını, bir de futbol topu dağıtmış. Bi yarım ekmek tavuk döner eksik. Daha sonra babama anlattım bu olayı, hayatında futbol izlememiş adam ben olsam ben de giderdim dedi. Stadyum yeni olduğu için otopark gibi faciliteler hak getireymiş, o bizi stada götüren daracık yolda çift taraflı,iki tarafta da mevcut olan bayıra 45 derecelik açılarla park etmişki yörem insanı aradan da bi araba geçecek yer kalsın. Şoför o bir arabalık yoldan biraz ilerledi, yer olmadığı için insanlar buraya park etmiş fazla ilerlemeyelim arkadan da biri gelecek kalacaz böyle göt gibi ortalıkta demedim tabi. Adam da zaten hemen o sıra neyse siz inin ben arkaya park edeyim dedi. Ben hemen kapıya abanacaktım ki, Mustafa “yooo yoo beraber gireriz içeri sorun değil” dedi. Resmen bana beyefendilik, insanlık dersleri veriyordu üst üste. Saat ikiyi on geçiyordu. Neyse arabayı da park ettik 3 kişi stadın en yakın kapısına 1 km mesafeden yürümeye başladık. Trafik ve park sorunundan dolayı bizim gibi geç kalan başka insanlar da vardı Sigara yaktım, sonra adama da uzattım. Geri çevirmedi sağolsun. Mustafa telefonla konuşuyordu. İçinde bulunduğumuz durumun Olimpiyat stadının açılışında dağ bayır tırmanan kişilerin ve onların arabalarının oluşturduğu tabloya çok benzediğini fark ettim. Kendimi dışarı çekip olaya ne güzel bakabiliyorum diye sevindim Ortam yumuşasın diye adamla bunu paylaştım bir de “sanki milan - liverpool maçına gidiyoz” diye espri yaptım. Adam ters ters baktı. Zevzekliğim bütün varlığıyla o gün üzerimdeydi. Sonra deplasman tribününün ne tarafta olduğunu sormak için Mustafa’yla ben adamdan 2-3 adım öne seyirttik, Mustafa bana döndü “oğlum adamı sigaraya başlattın” dedi, Okkalı bi fırt çektim “Zaten kanser olmuştur o son yarım saat içinde kafanı yorma” dedim Kıkırdadık. Tribünün uzak taraftaki olduğunu öğrendik, Arkamızı döndük, baktık, adamı bulamadık. “İsyan edip döndü herhalde” dedim. Mustafa “Dönecek olsa bizi bura kadar ne getirsin, o demin sıçtığın dağ başında bırakırdı, bizden kurtulmak için fırsat kolladı ve kaçtı bence” diye ağzımın payını verdi. Taklidimi yaparak “Bu taraftan” diye ekledi. Bi fırt daha çektim “tamam paşam haklısın” dedim.

Bi tanesi “bilet bi lira bilet bi lira” diye bağırıyodu. 2 tane aldık. Bozuk paraları favori yerlerimize koyduk. İçeri girdik. Stad dolu. Büyükçe skorboardda 0-0 yazıyordu. “Adam valla adresimizi bulur gelir 20 dakka-15 dakka diyen ağzımızı kırar maç böyle biterse” dedim. 3 gol, oldu kazandık ve henüz sopa yemedik.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Gogolca


Haleti Ruhiye 1: Step by Step Rehab

1. Katatonia - Gone: (Panik)
2. Aerosmith - Crying: (Kafaya dank etme)
3. Amy Winehouse - Love is a losing game: (Hayata küfür)
4. Amy Winehouse - Tears dry on their own: (Kabullenme)
5. Cem Karaca - Herkes gibisin???