hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2009 Pazar

Ülkeden Ayrılma Nedenleri #7

Aslında başlık tam anlatmıyor düşüncelerimi. Bezmişlik ya da "yeter artık" değil bu sefer, bir isyan hatta nefret var içimde sanırsam. Aman tamam, sakin olalım, celallenmeyelim (patience, my young padawan) büyük ustanın sözlerine kulak verelim.
"fear might lead to anger, anger leads to hate, and hate leads to suffering"


7 üniversite öğrencisinin öldüğü haberini duyduğum anda ilk aklıma gelen şey -evde kızlı erkekli grup varsa- seviyesiz, şerefsiz kişilerin yine salyalar saçacağı, insan hayatına zerre değer vermeden köpekleşecekleri oldu. Neden aklıma gelen ilk şey başkalarının yapacaklarıydı, söyleyecekleriydi? Buna alıştırmışlardı bizi. 99 depreminde 30.000 can gitmiş, ordan lavuğun bir tanesi inanarak ya da inanmayarak "yok efendim işte şöyle yapıyorlarmış da ondan cezalandırılmışlar", Antalya'da sel olur yuvalar yıkılır diğer bir lavuk "yok yazın çıplak geziyorlar, kışın cezalarını buldular".

Konya'da dersane ruhsatıyla çalışan izinsiz Kuran kursu çöküp 17 genç ölünce neydi peki? İnsanın yüreği hiç mi sızlamaz? Yetkililerin suçu yok dava açmıyorum diyen adamı gösterirsin işte o zaman da. 7 gencin ölümünden sonra benim aklıma tabiki de yine "nasıl çamur atacaklar masum, üstüne mağdur hatta ölmüş insanların arkasından" düşüncesi gelir, böyle çıkan sesler kesilmediği sürece. Vakit,akit, makit ..gazeteleri zaten olağan şüpheli, hemen sürmanşetten yardırdılar akılları sıra, 7 gence. Gerçekten parmaklarıma yazık daha fazla yazmıyorum o zihniyet için.



Böyle kalır inşallah diyorduk, onlardan beklenen bu zaten diye. Sonra Veysel Karani Demir diye bir adam çıktı (bu isimde sanırsam Siirt'te bir türbe gibi birşey de var) resmen sazı eline aldı, steal the show diye birşey var, resmen ondan yaptı.

"O hadiseyi hiçbir insanın görmesini istemem. Gençlerin her birisi bir taraflara düşmüş; kimisi yerde, kimisi yüzükoyun. Kimisi belden üstü yarı çıplak..." Ne güzel girmişsin cümleye, dengin insanların açıklamalarına göre daha duygusal daha insani konuşuyorsun, son cümleyi niye söylüyorsun be adam? Öyle birşey varsa bile, neyi göstermeye çalışıyorsun? Ölen gençlerin yarı çıplak olduğuna dikkat çeken, sonra da cuma namazı için izin isteyen bir adam çıktı karşımıza. Sonra kıvırtmaya çalıştı. Haberin detayları şurda uzun uzun gerek yok.
Cumaya gitmesem gençler geri mi geleceklerdi diye soruyor beyefendi? Ne alakası var diye soruyor. Zihniyetinden, düşünme tarzından,duyarsızlığından, saygısızlığından rahatsız oluyor insanlar. Alakası bu işte be adam. İnsan sonuna kadar haklı olsa, zerre kadar kabahati bulunmasa, o gençlerin ailelerinin yaşadığa acıya saygı duyar, böyle konuşmaz.

Aynı yılbaşı gecesi İstanbul'da parkta içki içen gençleri önce satır sonra silahla yaraladı bir kişi. Adamın gözünde ölümle cezalandırılması gerekn suça gel: İçki içmek. O kişi 16 yaşında bir çocuğu öldürdü.

Şerefsiz israil bir haftadır havadan vuruyordu, dün karadan girmiş filistine. Dünyada bu cinayete en çok tepkili ülkeyiz belki de. İnsan olarak mazlumun yanında saf tutarız. Güçsüz ezilmesin isteriz, iyi güzel. Peki neden? Filistin müslüman diye mi sadece? Tepkimizin ne kadarı Filistinliler mazlum diye, ne kadarı sadece Müslüman diye, ne kadarı her ikisi diye?

24 Aralık 2008 Çarşamba

Başladık


Kışın ilk karında izinli olup, işe gitmemek çok güzel oldu. Erken kalkıp seminer hazırlayacaktım güya. Son 3-5 ayın en erken vaktinde yattım aha da şimdi kalktım.
Güle güle tahsil hayatı, sarıl bana battaniye.
Hoşçakal kitaplar, yavaş gel askerlik.

13 Aralık 2008 Cumartesi

13 Aralık

Bu sene değil ama uzun senelerdir aralık askerlerinin askerde ilk uyandıkları, Oğuz Atay'ın ve Chuck Shuldiner'in öldüğü, Erdal Eren'in öldürüldüğü gün.

1977

1980

2001

9 Aralık 2008 Salı

Tepki



Alexandros Grigoropoulos'un polis tarafından öldürülmesinden sonra başlayan olaylar 3.geceyi bitirdi. Alex bugün toprağa verilecek. Ege'nin karşısıyla bu tarafı arasındaki fark nedir? Siyasi örgütlenme mi? Vurulan askeri darbe sayısı mı? Hayattan ne kadar çok şey beklediğimiz, ölümden ne kadar çok korktuğumuz mu? Tonuçta kitlesel duyarlılık neden bu kadar farklı? Daha 2 hafta önce Polis kılığındaki Türkiye'yi iyi tanıyan, "olum allahın kulu bize birşey soramaz, karşı çıkamaz, alırız kadını 2 dayak atarız çıkarız" diyerek plan yapanların varlığı mı duyarlılığımızı azaltıyor. Kanıksadık hergün yaşıyoruz diye artık tepki veremiyoruz. Tepki verenin başına ne geleceği belli değil.

24 Ekim 2008 Cuma

2 Telefon Görüşmesi

Federer ile Henry'nin arkadaşlığından bahsetmiştim. Farklı kulvarlardan ünlülerin birbirleriyle arkadaş olması hep değişiğime gitmiştir. Basketbolcuyla-oyuncu, müzisyenle-politikacı...

Henry ile Federer aşağıdaki hayali telefon görüşmesini yapabilirler ya da benzerini yapıyorlardır diye düşündüm. Değişik bir olay işte net bir şekilde.

Roger: Alo Thierry,merhaba nasılsın?

Thierry: Ooo, iyiyim Roger sağol, nerelerdesin yaa?

R: Napalım abi iş güç dolanıyoruz işte, Geçen hafta Amerika'daydım, birkaç turnuva vardı, şimdi Basel'deyim turnuva var, bu aralar Avrupa'da sayılırım arada bir Dubai var sadece.

T: İyiymiş abi görüşelim bir ara, çok özledim valla.

R: Görüşelim tabi abi, ben de onun için aradım zaten sen nasılsın?

T: İyidir ya sakatlık geçti sayılır da hala eski formuma kavuşamadım, kavuşsam da oynatmıyor zaten Frank. Laf aramızda fazla da oynayasım yok, takılıyorum işte, Barcelona çok güzel şehir, biliyorsun. Aaa olum biz bu haftasonu Basel'e geliyoruz CL maçı var, e sen de ordaymışsın? Ama kamp durumları ya, zaten salıdan geliyoruz, çarşamba gecesi döneriz kesin. Ama maça geliyorsun değil mi? Bir suratnı göreyim yaa.

R: Ben de konuyu açmadım bilerek kampta zor duruma düşme şimdi diye. Maça gelecem tabiki, gelirim yanına bir ara, soyunma odasının oralarda görürüm bir seni.

T: İyi gel tabi de ne zaman şöyle adamakıllı görüşeceğiz olum biz?

R: Emekli olunca heralde.

T: Vallaha ya hiç sorma, pazartesi günü takımın izin günü. Turnuvan bitmezse Basel'e gelirim yine, biterse bir Paris yapalım, Miroslava'yı da alırsın, ben gece geri dönerim ordan.

R: Süper olur abi, yarı-finalde elenirsem Paristeyiz, elenim mi?

T: Elen tabi olum yeter kazandığın.

R: Başka yer olsa olurdu da, burada ayıp olur be abi.

T: Neyse tamam konuşuruz o zaman.

R: Tamam abi hadi sen de kendine iyi bak.

T: Tamam, byby.



Bu da bizim hayatımızın normal telefon konuşması işte. Normal olan biziz gibi, he mi?
Someone of God'uz işte, Allah'ın Kamil'iyiz.

E: Napacan la haftasonu?

E: Napacam olum oturacam boş boş.

E: Hah, iyi. Geliyom ben bu akşam o zaman.

E: İyi gel, ne zaman gelecen?

E: Birazdan çıkacam. 2,5 saate gelirim. Yavaş yavas, benzin çok gitmesin.

E: İyi, gelirken bira al.

E: E, heralde olum.

E: Afferim

E: De haydi


........
Sansür geldi, postlara devam ama foto koymayı bilmiyorum, bilsem de bu post'a ne fotosu koyacam onu bilmiyorum.

26 Eylül 2008 Cuma

Deplasman


Nbatv’de gecenin özetlerini yine defalarca izledik, (kumandamız olsa değiştiririz zannımca 2 defadan sonra) biri önceki gün gazete getirmiş sağolsun, kocaman sayfaları çevirdik uyuz uyuz, güzelce kahvaltımızı yaptık, Maç saatinden 1 saat önce evden çıktık. Dolmuşçu var mı para üzeri dedi? Arkadan biri “50 milyondan bin kişi vardı” dedi ya da ben, Mustafa bi de ayaktaki bi kız öyle anladık. Uzattıkça uzattık, kahkahalar attık, kızla göz göze gelip gülmeye çalıştık, güldük, herkes bize kıl oldu. stadyuma vardık, maç kalabalığı yerine bizim gibi etrafa aval aval bakınan 5-10 kişiyi bulduk. Sorduk bilader hayırdır dedik, sorma dediler. Olayı anladık. Yine de telefonla bir arkadaşı aradık “hayırdır bilader hangi ara değişti bu maçın yeri?” dedik. “Ulan siteye yazdık kocaman, bi internete baksana evden çıkmadan ne heyecansız adamsın, insan maçın havasına girmek için bile bakar yahu” diye azarladı. “Ulan para mı var adsl faturasını yatırmaya, karnımız tok diye sevindirik oluyoz biz, sen internet diyon, heyecan diyon” diye ben de onu azarladım.kontur bitti telefon kapandı.Nasıl gidecez diye gençlik parkı tarafındaki kapının ordaki büfelerin önünde düşünürken saatler 13.30’u gösteriyordu. Kendi imkanımızla gitmemiz olası değildi, gitmeye çalışsak bile maç bitimine yetişip dalga geçilebilirdik. Birbirimize söylemedik ama Kızılay’a yürür Sakarya’da kredi kartına abanaraktan en ucuzundan bira içer ordan da eve giderdik kesin. İşte tam o anda aynı filmlerdeki gibi içinde tek kişi olan lüks bir araç yanaştı, sağ pencereyi açtı ve bize doğru yöneldi. İçimden “aha” dedim. Filmlerde hiç duymadığım bir cümle kurdu.

-"maç var di mi" dedi.
-"var ama burda değil, ayaşta" dedik.

"ora nere yaa, ne kadar sürer orası uzak mı ki?" falan diye kendi kendine sorunca Mustafa’yla göz göze gelme gereği hissetmeden maça yetişebilmemizin tek yolunun bu beyfendi olduğuna kesin kanaat getirip çakallıklara başladık. Uzak olduğunu biliyorduk ama "valla 20 dakikada gidilir" dedim belli belirsiz bir sesle çok da sallamıyorum havası verdim güya. Üstüne Mustafa "biraz hızlı gidilse 15 dakkada gidilir" çekti. Araç sahibi gazı mı aldı yoksa o sırada iyice “çok madur durumdayız çaresiziz be abi” vücut halimize mi acıdı.

“e hadi atlayın bakalım, ben yolu bilmiyorum ama tarif edeceksiniz” dedi. Çok “cool” şekilde atlamaya çalıştık ama sanırım ağzımdan salyalar akıyordu. Yolu bilmeyen ben, nasıl gaza geldiysem ön koltuğa atlamışım o heyecanla. Sonra aynadan Mustafa’nın suratını yakalamaya çalıştım. Endişeli bir ifadeyle karşılaştım. Bir daha bakmadım. Stat hakkında sahip olduğum iki bilgi vardı. Bir, çok uzak olduğu. Bunu belirmemiştik hatta örtbas etmiştik. İkinciyi sakin bir tavırla belirttim “İstanbul yoluna çıkalım ordan devam etcez”. Görevimi yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla uzun yolculuk için deri koltuğa iyice yerleştim.

Zaten İstanbul yolu üzerinde Ankara’dan uzaklaştıkça stadyum için oldukça sık aralıklarla yönlendirme tabelaları bez pankartlar vs. vardı. Ama bu işaretler sizi şimdiki gibi stadyumun kapısına kadar götürmüyor “daha baya var valla” içerikli “Ayaş stadyumu düz “ gibisinden tabelalar bizimle şoförün arasındaki gerilim gitgide yükseltiyordu.

Sonra tabelalar kesildi. Yol ilerledikçe adam sürekli “bu kavşaktan mı dönecez?” diye soruyordu, Mustafa da haliyle çekingen tavır takınarak “ııhh yok. biraz daha var” diyordu. Bu diyalog en az 5 kere gerçekleşti. Adam içinden “hay aklıma turp sıkim, iki tane uzun saçlı sakallı zibidinin sözüne kandık dolaştığımız yerlere bak” der gibi düzenli ve aralıklarla ooff çekiyordu. bu oflarda çok anlam ifade ediyordu ama tek gerçek cümlesini o sırada kurdu.

-“Dediğinizden biraz uzakmış çocuklar”
-ehe,ihi”

Haklıydı. Yarım saattir yoldaydık ve stat henüz görünmüyordu. Daha sonra Mustafa’nın o nahiyeye gerçekten hakim olduğunu anladım. Lan adama bak koca şehri avcu içi gibi biliyo diye hayran kaldım.Hep çocukluğunda saçma sapan bir yerlerde oturduklarından bahsederdi. Meğer oralarmış. Hayranlığım acımaya dönüştü.

Derken stadyum baya dağ başında gibi olsa da göründü. Hemen ilk bakışta ne güzel yeni yeni görünüyor ve beklediğimden daha büyük ama yok yok stat dediğin eskidikçe anılar, duygular biriktikçe güzel diye düşündüm.”ne lan bu tutarzıslık, başın götün oynuyo bi öyle diyon bi böyle iyice pro ile con oldun ha” diye kendime kızdım. Neyse bir stadyumu ilk gördüğümde heyecanlanırım hep. Stad olsun, asma köprü olsun, hatta cami olsun -kilise,katedral tercih sebebidir- böyle devasa yapıları her düşündüğümde “Ulan keşke mimar ya da inşaat mühendisi olsaydım” derim. Sonra “la o zaman hayatta bitmez idi bu okul” diye kendime cevap veririm ikna olur ve susarım. Yoldan stadyuma doğru ilerledik ne de olsa hedef belirlenmişti ama tali yol ikiye ayrıldı ben de buraları biliyormuşum gibi mi görünmek istedim bilmiyorum ama Mustafa’yı beklemeden her mantıklı insanın seçeceği daha bi stada gidermiş gibi duran sağdaki yolu gösterdim. “Bu taraftan” dedim. Stadyum gerçekten de o tarafta gibi görünüyordu. Değilmiş. 2-3 dakika gittik Mustafa dayanamadı “heralde diğer yoldu” dedi kibarca. Hep kibardır zaten benim arkadaşım. 10 saniye bir sessizlik oldu. Babam olsa bizi elinde ıslak odunla kovalardı valla dedim, bizi ayıpladım, adama üzüldüm. Sessizlik daha da sürerse adam dayanamaz konuşur bize patlar diye ben patladım. Şehir bölge plancılara, yol mühendislerine giydirdim.Mahalle muhtarına bile -sanki tanıyormuşum gibi- “tabela koymaktan bile aciz, tembel pezevenk” diye saydırdım. Sonra diğer yani doğru yoldan ilerlemeye devam ettik bizi doğruca kalabalığa götürdü.

Stad uzak,başka bir ilçede gerçek anlamda. Rakip takım belediye destekli, Sonradan öğrendik devletlülerimiz yememiş içmemiş, bileti 50 kuruş yapmış, yöre insanını kamyonetten yaptıkları anonslarla bütün gün maça çağırmış, yetmemiş bilmem nerelerden otobüs kaldırmış. Kesmemiş herkese zaten çakma olan takım formasının daha da çakmasını, bir de futbol topu dağıtmış. Bi yarım ekmek tavuk döner eksik. Daha sonra babama anlattım bu olayı, hayatında futbol izlememiş adam ben olsam ben de giderdim dedi. Stadyum yeni olduğu için otopark gibi faciliteler hak getireymiş, o bizi stada götüren daracık yolda çift taraflı,iki tarafta da mevcut olan bayıra 45 derecelik açılarla park etmişki yörem insanı aradan da bi araba geçecek yer kalsın. Şoför o bir arabalık yoldan biraz ilerledi, yer olmadığı için insanlar buraya park etmiş fazla ilerlemeyelim arkadan da biri gelecek kalacaz böyle göt gibi ortalıkta demedim tabi. Adam da zaten hemen o sıra neyse siz inin ben arkaya park edeyim dedi. Ben hemen kapıya abanacaktım ki, Mustafa “yooo yoo beraber gireriz içeri sorun değil” dedi. Resmen bana beyefendilik, insanlık dersleri veriyordu üst üste. Saat ikiyi on geçiyordu. Neyse arabayı da park ettik 3 kişi stadın en yakın kapısına 1 km mesafeden yürümeye başladık. Trafik ve park sorunundan dolayı bizim gibi geç kalan başka insanlar da vardı Sigara yaktım, sonra adama da uzattım. Geri çevirmedi sağolsun. Mustafa telefonla konuşuyordu. İçinde bulunduğumuz durumun Olimpiyat stadının açılışında dağ bayır tırmanan kişilerin ve onların arabalarının oluşturduğu tabloya çok benzediğini fark ettim. Kendimi dışarı çekip olaya ne güzel bakabiliyorum diye sevindim Ortam yumuşasın diye adamla bunu paylaştım bir de “sanki milan - liverpool maçına gidiyoz” diye espri yaptım. Adam ters ters baktı. Zevzekliğim bütün varlığıyla o gün üzerimdeydi. Sonra deplasman tribününün ne tarafta olduğunu sormak için Mustafa’yla ben adamdan 2-3 adım öne seyirttik, Mustafa bana döndü “oğlum adamı sigaraya başlattın” dedi, Okkalı bi fırt çektim “Zaten kanser olmuştur o son yarım saat içinde kafanı yorma” dedim Kıkırdadık. Tribünün uzak taraftaki olduğunu öğrendik, Arkamızı döndük, baktık, adamı bulamadık. “İsyan edip döndü herhalde” dedim. Mustafa “Dönecek olsa bizi bura kadar ne getirsin, o demin sıçtığın dağ başında bırakırdı, bizden kurtulmak için fırsat kolladı ve kaçtı bence” diye ağzımın payını verdi. Taklidimi yaparak “Bu taraftan” diye ekledi. Bi fırt daha çektim “tamam paşam haklısın” dedim.

Bi tanesi “bilet bi lira bilet bi lira” diye bağırıyodu. 2 tane aldık. Bozuk paraları favori yerlerimize koyduk. İçeri girdik. Stad dolu. Büyükçe skorboardda 0-0 yazıyordu. “Adam valla adresimizi bulur gelir 20 dakka-15 dakka diyen ağzımızı kırar maç böyle biterse” dedim. 3 gol, oldu kazandık ve henüz sopa yemedik.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Haleti Ruhiye 1: Step by Step Rehab

1. Katatonia - Gone: (Panik)
2. Aerosmith - Crying: (Kafaya dank etme)
3. Amy Winehouse - Love is a losing game: (Hayata küfür)
4. Amy Winehouse - Tears dry on their own: (Kabullenme)
5. Cem Karaca - Herkes gibisin???

23 Eylül 2008 Salı

Boşluk

  • - Koca metal yığını yaa, nasıl uçuyor saatlerce anlamak mümkün değil!!!

-O kadar benzini bana koy ben de uçarım a.q!!

(İlk defa böyle hissedemedim. Uçak valla düşer. Demedi demeyin. İlk defa g.tüm attı. Havada kalmak doğaya aykırı. Öyle bu olayın ülkenin gelişmişliğiyle de korunacak bir tarafı yok. İspanya'da düştü geçende. Her canlı bir gün mutlaka ölümü tadacaktır değil artık, Havadaki herşey birgün mutlaka düşecektir)

  • Yine ilk defa bulutların üzerinde uçtuk uçak ilen. Öncekiler ya geceydi ya da bulutsuzdu diye idrak edememişim. Bulut ne s.kim birşey lan, var mı yok mu belli değil. Birşeyin içinden geçilir mi arkadaş? Hayalet misin?
  • Çok mutlu olunca bulutların üzerindeyim diye benzetme vardır, bu kadar s.kik bir benzetme olamazmış bunu da anladım. Korkuyor la insan.
  • Yağmuru bulutlar yağdırıyor ya şimdi, bulutların üzerinde yağmur yağmıyor demek mi bu şimsi? İlk defa düşündüm, hiç anlamadım.

  • Sabah 9'da ders(ya da sıkıcı birşey işte) başlasın, 3 dakika sürsün 15 dakika tenefüs olsun, 3 dakka ders, 15 dakika tenefüs... sigara içenlerin hepsi akşama kadar her molada sigara içer. Ben bunu yaşadım arkadaş. Sanki 4 saatlik otobüs yolculuğunda mola veriliyor. Sıkıntının süresi önemli değil, molanın veriliyor olması önemli, kimisi üstüste içiyor.

  • -Merhaba nasılsınız?

-Teşekkür ederim, iyiyim.(Nereye iyiyim, y.rrağıma iyiyim)

  • Bir de bir kitap var okumaya korkuyorum. Güvenemiyorum kendime.

21 Eylül 2008 Pazar

Yalnızlık Paylaşılmaz



20 Eylül 2008 Cumartesi

Ne Alaka?



İzmir Swiss Hotel, Lüks içinde yalandan yaşam, Gereksiz şatafat, Gece Kıbrıs Şehitleri, Opus Mopus. 2 Ytl'ye Adana gibisi yok, 39 ytl'ye kahvaltı ayıp, gereksiz bu kadar lüks, bana zaten lüks ama herkese lüks. Ambiyans ışığı ne la, ben simit florasan isterim, her defasında yanacak mı diye beni düşündürsün. Hoş bambaşka olabilirdi...Tepsi gibi tabakta domates ile peyniri üstüste koyunca aperatif mi oluyor yani, ekmek arası lan o işte. Zaten yiyesim yok, bi de ayrıyeten sinirlerim bozuldu.

Çek gereksiz la, çok ayıp, Robin Hood lazımmış valla.

4 Eylül 2008 Perşembe

Don LaFontaine

İsmini öldüğü haberiyle beraber öğrendiğim bir ünlü. "In a world..." diye girizgah yapardı hep movie-trailer'larında. Hep bu günü düşünmüşümdür. Bu sesin sahibi öldüğünde napacak bu Hollywood'cu arkadaşlar,bütün trailer seslendirmelerini bu adama yaptırıyorlar derdim. Ama ne yazıkki adam gerçekten ölmüş. 68 yaşındaymış ve 5000'den fazla seslendirmesi varmış. Valla korkuyorum teknolojiyle hala bu adam yaptırabilirler seslendirmeleri. Çekim aşamasında ölen kadını (The Oracle) oynatmayı başarabilen insanlar bunlar sonuçta.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Burun

Geçen hafta Dragic'ten bahsederken nose protection mask'li fotosunu koymuştuk, Steve Nash ile de alakasını belirtmiştik. Robert Horry sayesinde Nash'in de önceki sezon burnu kırılmıştı. Çok dolanmışız burun kırıklı adamların etrafında. Artık bana da lazım bir tane aşağıdakinden hayırlı olsun. Çok fazla söyleyince veya yazınca komik ve anlamsız gelen kelimelerdenmiş bu arada burun. 3 günlik tatil burnumdan geldi ona yanarım.

12 Ağustos 2008 Salı

Ülkeden ayrılma nedenleri #1

Radikal'ın 22 haziran tarihli haberinden bir fotoğraf yukarıdaki. Sadece 1.5 ay sonrasında, filikayı denize indirme denemesinde halatın kopması sonucu -sadece "ağırlık" olarak kullanılan -19 işçiden 3'ü öldü.



"Son kontroller tankerde yapıldı. Can kurtarma sandalını denemek için bizi sala bindirdiler. Kemerlerimiz bağlandı. Bizlere bir telsiz verildi. Kapak kapatılmadan önce yapılması gerekenler anlatılıp telsizle hazır olup olmadığımız soruldu. Hazır olduğumuzu söyleyince kol indirildi. Hızla suya çarptık. Düşünce arkadan su girdi. Cam patlamıştı. Sular yükseldi. Kemerlerimizi çözmeye başladık. Panikle kurtulmaya çalıştık. Bu sırada bazı arkadaşlarımız havasızlıktan ve su yutarak boğuldu."

Bu sözler yukarıdaki kazadan(ne kazası yaa,ne kazası) canlı kurtulma şansına sahip Onur Daryol isimli işçiye ait. Nasıl bir psikolojiyle çalışıyorlar,çalışırken neler hissediyorlar anlayabilmek gerçekten mümkün değil. Eşleri çocukları yakınları savaşa yolluyor gibi uğurluyor olmalılar durum böyleyken.

Öldürülenlerin yaşı 19, 25 ,ve 36. 1985'ten beri hayatını kaybeden(hayatı çalınan) 104 işçi oldu.

Hazırlanan yönetmeliğin de, kurulan komisyonun da ...
Bu kadar mı ucuz ve değersiz bu insanlar size göre?