Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2009 Pazartesi

Ali Sami Yen - Santiago Barnebau

1 Nisan'daki İspanya maçı Ali Sami Yen'de oynanacakmış. Ondan 3 gün önceki maç ise Santiago Barnebau'da imiş. Aklıma direk 2001 geldi. Yaklaşık 8 yıl geçmiş olacak. Maçlar ters sırayla bu sefer ama olsun. Zaten GS-Madrid maçı da değil ama stadyumlardan dolayı geldi işte. İstanbul'daki maçın herkeste bir anısı vardır. Tabi o zaman fanatiğiz İstanbul'dan çok uzağız. Açık alanda yağmur altında izledik maçı kendimizden geçtik 2. yarı. 1 saat konvoydaki arabalarla kaynaşma, şuursuz eğlence. Sonra Kıvanç ile birbirimize döndük "olum kesin elendik la" dedik suratımıza bakarak aynı anda, sonra 1 saat daha eğlence. Şuursuzduk işte, ne yapalım? O zamanlar TeleOn vardı sanırsam. Arayın maçın galibini tahmin edin, Madrid deplasmanına gidecek kişiler arasına girme şansını kazanın diyorlardı. Arayıp Galatasaray demiştim. 3-2 kazanınca, içten içe o şansım devam ediyor diye de sevimiştim.
Bir de Jardel 4-2 yapmıştı da ofsayt diye vermediydi yan hakemin bayrağına uyarak Collina. Hala da iddia ederim 4-2 olsa, oradaki maç ilk yarıdan bitmezdi.



3 Nisan 2001 - Ali Sami Yen

Galatasaray: Taffarel, Korkmaz, Capone, Popescu, Buruk, Suat, Davala, Penbe, Sas, Hagi, Jardel

Subs: Inan, Akyel, Aykut, Atalay, Asik, Akin, Arif.

Real Madrid: Casillas, Salgado, Carlos, Hierro, Karanka, Helguera, Makelele, McManaman, Morientes, Figo, Raul.

Subs: Cesar, Savio, Guti, Geremi, Munitis, Celades, Solari.

Referee: P Collina (Italy).

3:2 (47.Davala pen, 66.Sas, 75.Jardel - 33.Helguera, 43.Makelele)
18 Nisan 2001 - Santiago Barnebau

Real Madrid: Casillas, Salgado, Hierro, Karanka, Carlos, Figo, Makelele, Helguera, McManaman, Guti, Raul.
Subs: Cesar, Savio, Geremi, Conceicao, Munitis, Celades, Solari.

Galatasaray: Taffarel, Korkmaz, Akyel, Davala, Suat, Sas, Belozoglu, Buruk, Asik, Jardel, Hagi.
Subs: Inan, Inceefe, Yilderim, Atalay, Akin, Arif.

Referee: Anders Frisk (Sweden).

3:0 (15. and 37.Raúl, 28.Helguera)

13 Kasım 2008 Perşembe

Dersimiz: Arjantin'de Nasıl Küme Düşülmez?

Dünya kupalarında Arjantin benim de 2-3 takımımdan biridir. Ama yalan yok, Arjantin ligini pek sevmem. İşte SuperClassico ilgimi çeker, o kadar. 1 tane şarkısını bilip de "abi o grup çok iyi ya, en sevdiklerimden biri kesinlikle" demeyelim yani şimdi.

Öncelikle bu Apertura-Clasura olayı nedir?1991'de devreye girmiş bu sistem. Apertura-Açılış ligi Ağustos-Aralık arasında, Clasura-Kapanış ligi Şubat-Haziran arasında oynanıyor. Bu uygulama, Kuzey yarımküre spor sezonu içindir, he mi? Arjantin nerede? Ta, güneyde. Yani isimler mevsimsel olarak biraz ters olmuş. Ayrıca eskiden orada sezonlar tek bir yıl ile belirtilebilirken, yani bizim gibi 1975-1976 sezonu yerine 1975 sezonu yeterli olurken, böyle bir zorluğa sokmuşlar kendilerini.

Şimdi bu sene River çok kötü ya, herkes River 19. falan diyor(hatta 20.ymiş şuan) ama küme düştü düşecek koca River diyen duymadım. Sebebi belliymiş, ben cahilmişim.

Küme düşme son 3 sezonun ortalaması ile belirleniyormuş. (Meksika'da da böyleymiş)Her sezonun sonunda son 3 sezonun ortalaması puan tablosunda 19. ve 20. takımlar alt kümeye, aynı şekilde alt kümedeki son 3 sezonun, sezon başına toplanan puan ortalaması tablosunda ilk 2 takım bir üst kümeye çıkıyormuş. Aynı puan tablosunda 1. ligin 17. ve 18.si ile 2. ligin 3. ve 4.sü çift maç lig usulü turnuva yapıyorlar ve o 4 takımlık turnuvada ilk 2 ya çıkıyor ya yukarıda kalıyor, son 2 ya düşüyor ya da zaten aşağıda kalıyor. Off işte böyle.

Bu 3 sezonun ortalaması olayı ne alaka nerden çıkmış? İlk olarak güçlüyü koruyan bir sistem olduğu gözden kaçmıyor. Maraton uzadıkça güçlü gücünü gösterir, tesadüfi (koca bir sezonda tesadüfi olamaz ya neyse) başarısızlıklar eski başarılarla kotarılır.
Türkiye'deki kupa statüsüne isyan sebebimiz de budur. Daha dün İngiltere'de 2 tane büyük elendi Lig kupasıdan. Bu sene Euroleague'de Top 8 maçlarının 5 maç üzerinden(best of 5) yapılması kararının anlamsızlığını bu yüzden savunuyorum. Yani tabiki denk kuvvetlerin eşleşmesinde süper zevkli fazladan 2 maç izleme şansı doğuyor. Daha çok doyarız basketbola ama sürpriz şansı da azalıyor. Yani, Efes Panathinaikos ile eşleşti diyelim, saha avantajı kendinde olsa bile 3 kez yenmesi çok zor. Hele Euroleague sistemi iyice anlamsız oldu. Çünkü 5 maçlık seriden sonra hadi bakalım hoop Final Four tek maç.
Yine nerden nereye geldik. Hah bu 3 sezon ortalaması nerden çıkmış? Efendim Arjatin'de 1983 sezonu(bak ne güzel 1982-1983 falan değil) 19 takımlı ligde Racing 27 puanla sonuncu, River 29 puanla 18. bitiriyor ve hemen yukarıdaki kural devreye giriyor. River paçayı kurtarıyor.

Yani istikrara mükafat veren bir sistem tamam, ama heyecanı da öldürüyor kümülatif değerlendirmeler. Hani lig uzun maraton ya, bu işler daha da uzatıyor sanki ligi. Ne gerek var Halbusi?
Takır takır play-off, play-out oynanmaya başlasın ama artık dimi ya?
Bu arada son not: Arjantin'de Fortix Türkiye Kupası da yokmuş. "İstiklal" marşları da yoktur şimdi bunların.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Genel Bakış Türkiye #1

Liglerde genelde 10-12 haftalar geride kaldı, Ben de Avrupa'nın 4 büyük ligi(Fransa dışarda, ilgilenmiyorum orayla) üstüne Türkiye Ligi üzerine sezon sonuna kadar toplamda 2-3 defa böyle güncellemeler vereyim dedim. Her takımın analizi bayar ama aklımıza gelen şeyleri üşenmediğimiz sürece yazalım.


Ankaraspor 5 haftadır kazanıyor. Gökçek takımı olması nedeniyle nazarımda maksimum nefret sınırlarında olsa da büyük iş başarmış durumdalar şimdiye kadar. Aykut Kocaman için de artık sevinebiliyoruz sonunda. Takımları hep kontrollü,ayağa paslı, ne yaptığını bilir şekilde oynardı ama bu sefer çok şükür skora da yansıyor. Gençlerden transfer Mehmet Çakır 7 gole ulaşmış durumda. Gençler'de iken taraftarın aşırı sevgi ve ilgisi egosunu epey kabartmıştı. Over-rated oyuncudur gözümde, ama işte haddini bilerek oynuyor sanırsam Ankaraspor'da. Tabiki takımın Frederik Risp, Ediz, Bilal Kısa, Özer Hurmacı, Neca, De Nigris, Mehmet Çakır gibi isimleri en iyi Anadolu kulübü kadrosuna işaret ediyor.

Hızlı giren Bursaspor son 4 haftada tek puanını dün kardeş Ankaragücü'nden aldı.

Serkan Balcı Gençlerbirliği dönemindeki gibi oynuyor ısırıyor da ısırıyor rakibi. Trabzon iyi oynamasa da kazanıyor. Önemli olan da bence bu, şampiyon olamazlar gibime geliyor ama bu sene kazanma kültürünü kazanmları gerekiyor. 60-65 puandan az toplamamaları gerek. Zaten bu sene 80 puan falan toplayan takım olmayacak gibi.


Kocaeli gidici gibi, Ankaragücü de çok kötü ama bu takımın düşmeyen yapısı var, birşeyler oluyor düşmüyor işte. Sanki bu durumda Hacettepe'ye patlıyor. Gereksiz bir hoca değişikliğine gittiler üstüne. Diğer düşme adayım da Denizli olsun.

Şampiyon tahminim yok, çünkü takımların hepsi birbirinden dengesiz. 3 büyükler yukarı tutunurlar gibi haftalar ilerledikçe, ligi de ilk 3'te bitirirler, aralarına kimseyi kabul etmezler gibime geliyor.


Gol Kralılığı da yukarıdaki gibi, Aghahowa 4'ün 3'ünü Kadıköy'de attı zaten, Djehoua 6 olmuş, bu nasıl bir adam bacakları şorta, tozluğa sığmıyor, ama iyi adam değişik değişik atıyor. Kocaeli taraftarı ellerinden kaçırdıklarına yanıyor Djehoua gol attıkça. Sercan'ın durulacağı belliydi de, Baros da duruldu sonradan. Mehmet Yıldız önde bitirir mi? Bilmemki, benim bildiğim Alex yine 15-20 arasını bulur sakatlık falan olmazsa.

Gidenlerden

Aurelio güzel oyununun kağıt üzerinde de karşılığını alıyor artık. Numancia deplasmanında 2 tane çakmış. Fenerbahçe kazanması gereken maçı kazandı yine, bir süreliğine unutulacaktır Marco'nun eksikliği, vefasızlık yapmamak, hatırlamak lazım diye post koyayım dedim. Aurelio hatırlanmak için 2 tane yazıyor, biz post koymuşuz çok mu?



Tuncay da sakatlıktan döndü, dün 2 tane attı, toplamda 3 oldu, Birmingham'da Aston Villa'yı yendiler, 8. sıradalar, 17 puanla. Sevinç yumağının merkezi oldu dün öğleden sonra. 35'ine kadar Premier'de kalsın, kaptan olsun, 300-400 maç oynasın İngiltere'de. Budur benim temennim Tuncay'dan yana.

15 Eylül 2008 Pazartesi

12-15 Eylül

Guti Real'İn ligdeki 5000. golünü atmış.

Raul Di Stefano'dan geçen sezonun oyuncusu ödülünü almış.

Real Madrid 4 - 3 Numancia
Borussia Dortmund 3 - 3 Schalke 04
Sevilla 4 - 3 Sporting Gijon
Stoke 2 - 3 Everton
Manchester City 1 - 3 Chelsea
Liverpool 2 - 1 Manchester United
Blackburn 0 - 4 Arsenal
Ben de sezonu açtım. Eskişehirspor taraftarı güzeldi, arada nasıl oldu bilmem kendi aralarında heralde kavga etttiler, yedikleri gollerle beraber 2. yarı keyifleri de kaçtı.

Suni çim futbolcu sağlığı açısından gerçekten farketmiyorsa iyi olmuş diyecem. Hele 1 ay sonra nasıl kötü olurdu o saha.

Zemin güzel olunca Gençlerbirliği de gaza geldi sürekli ayağa yerden, dikine paslar, verkaçlar.. Gerçekten göze hoş gelen futbol oynadılar. 2 gol atan Mustafa Pektemek'i ilk kez izledik, çok iyi oyuncu olduğuna kanaat getirdik. Her topu göğsüne aldı, doğru yerlere indirdi, resmen 10 ile oynadı.

Yalnız Eskişehir çok zayıf bu mu yanılttı acaba bizi. Sürekli böylelerse geldikleri gibi giderler aşağı doğru taraftara yazık olur. Yalnız Saatli'yi dolduramadılar ayıp ettiler.

11 Eylül 2008 Perşembe

Walcott-Koreas-12 Dev adam

Gecenin adamı Theo Walcott. İngiltere formasıyla hat-trick yapan en genç oyuncu olmuş. İngilterenin 2. golü gerçek bir takım oyunu, paslaşma ürünü. Capello olmasaydı başlarında o golde Cole Walcott'a o pası verir miydi?

Finlandiya 3 - 3 Almanya
İsviçre 1 - 2 Lüksemburg
Portekiz 2 - 3 Danimarka
Bosna Hersek 7 - 0 Estonya
Dikkat çeken diğer sonuçlar.


Sonucu değildi kendisi dikkat çeken bir maç oynanmıi yine. Kuzey Kore- Güney Kore 1-1 berabere kalmış. Maç PyongYang'da oynanması gerekirken Kuzey peşin peşin demiş ben o güneydekilerin milli marşımı çaldırmam başkentimde. Böyle olunca maç Şangay'da oynanmış. Bu iki ülke teknik olarak hala savaştalar.

Türkiye-Fransa maçı öncesi İbrahim Kutluay'a başarılarından ötürü plaket verilmiş. İbo ben hala bırakmadım milli takımı 2010'da oynamak istiyorum demiş. Valla kusurabakmasın bu plaket hadi canım biraz zor oynarsın plaketidir. Hele Tanjeviç varken takım başında. Ayrıca milli takım gerçekten iyi bir takım gibi artık. Saçmalamıyorlar, son periyoda 10 sayı geride girip heyecan yapmıyorlar, feci yüzdeli faul sokuyorlar, uzunlar dahil. öyle topu götürüp beklemiyorlar zaman geçsin diye. Erken gaza gelme değil benimkisi 2009'da yarıfinal beklerim ben arkadaş. İspanya, Litvanya kadar olmasa da 3. kadro bu kadrodur. Ersan da adamımdır. Helal olsun.
Bir de bu 12 Dev adam ne kadar devam edecek, azalarak bitsin artık. Gerçi 2001'den beri bu kadar azaldıysa, 2010'da tekrar hortlar.

9 Eylül 2008 Salı

Basketbol - Dizi - Futbol???


17:45'te Fransa ile basket maçı var. Mesaiden hemen biryerlere kaçıp şöyle patates bira eşliğinde izlensin. Yenersek Polonya yolu kabak gibi açılır afedersiniz.

21:00'da Belçika ile maç var. Güzel maç olacakmış gibime geliyor. Hala 2004'daki Ersun Hoca zamanında 3-2'lik maçın etkisindeyim heralde. Ben o maçtaki kadar akıcı oynayan Türkiye görmemiştim.

Bu ara Belçika ne kadar çok karşımıza çıkıyor. Bunlar bir ara Flaman ve Valon diye bölüneceklerdi, ne oldu o iş? Haftasonu erkek basketbolu için oradaydı Türkiye, Cuma günü 100 metre izleyelim ayağına Brüksel Grand Prix fln. Zaten aklımız Belçika'da. Haftaya bir daha İstanbul'da basketbol...Haydi hayırlısı.


Geçen hafta bir bok yedim Yaprak Dökümü izledim yarın 20:00'deymiş o da. Basket maçından dolayı yetişemem. kanald.com.tr girdim la az önce noluyo bana? Ama haciz diyo, evlenme teklifi diyo, amaniiinnn. Neyse, zaten perşembe izlemiştim geçen hafta da. Yaprak Dökümü değil de "Aşk-ı Memnu" ne zamandı ona bakmak lazım.



Tabii İsviçre'deki arkadaşlar Büyük Patlama Deneyi ayağına havaya uçurmazsa hepimizi.

30 Haziran 2008 Pazartesi

DMC





İyice karşıdaki rakibin oyun stiline göre oynanmaya başlandığından,dolayısıyla temkinli olma oyun anlayışına hakim olduğundan, gol atmaktan çok yenen golü çıkaramama ihtimali ağırlık kazandığından beri yani 90'lardan beri futbol defansifleşti. Aslında o tarihlerden bu zamana insan psikolojisi defansifleşti. Akla gelen -ilk olarak- kapkaç furyasından dolayı insanlar elleri önemli eşyalarının olduğu ceplerinde ya da çantalarına sıkı sıkı sarılarak sokaklarda dolaşmaya başladı. Toplum üzerinden bilim yaparak futbolu hayata benzetmek değil amacım ama bu oldu. Pasta büyüdü risk almak yerine temkinli olmak moda oldu. Belki bu bir gereklilikti. Tüm zamanların bana göre en iyi futbolcusu olmasına rağmen, Maradona'nın İngiltereye attığı golü her izlediğimde "allahım nasıl bu kadar boş alan bırakıyorlar şu 7 numaraya bak koşmuyor bile." demekten kendimi alamıyorum. Messi geçen sene o golün benzerini attığında aynı rakiplerle mi karşı karşıyaydı?

Neyse dağılmadan futbolun sertleştiğinin ve defansifleşmek zorunda kaldığıın altını çizdikten sonra Euro2008 sonrası kadrolara ve öne çıkan takımların öne çıkan isimlerine bir göz atmak gerek.

Bu DMC (Defensive Midfielder Center) mevzusunun bu topraklara ilk gelir insanların farkında olmaya başladığı dönem bence ilk olarak Suat Kaya, sonra Tayfur Havutçu hakkında herkesin ama herkesin "Oyunda hiç görünmüyorlar, ama sahanın en iyilerindendiler, heryere yetiştiler, bütün atakları bozdular" gibi torumlar yapmaya başladığı dönemdir. Hatta Tayfur ya da Suat bu mealde bir soru sorulduğunda çıkıp "Valla öyle diyenler TV'den izleyenlerdir, çünkü benim işim rakibin top yapmasını engellemek dikine oynamasını engellemek, rakip topla geliyorsa ben onun karşısına çıkıyorum, topu dağıtmak benim görevim değil demediki milletteki gazı alsın. Tabi bu DMC denen insanşar çok daha eskilerde de vardır tahminimce ama isimleri böyle değildi heralde. Ama benim bildiğim Paul Gascoigne ve özellikle Roy Keane bu işin öğrenme kılavuzu gibi yıllarca yaptılar bu görevi. Patrick Vieira efsane Arsenal'in belki de en önemli parçasıydı.

Peki DMC'nin özellikleri nedir? ille de kural değildir tabiki bunlar ama karakter olarak hırslı, vazgeçmeyen ve biraz kafadan kontakları meşhurdu eskiden (yukarıda saydıklarım) oyun bakımından ise sert oynayan, toplayken sağlamcı oynayan fiziksel olarak ise çok güçlü, çok koşan,sezgisi kuvvetli(burası bence çok önemli) ve yine bence tercihen uzun bacaklı gibi özelliklere sahipler.

Bu DMC'lere ön libero, savunmanın önünde oynayan oyuncu,-güzel bir benzetmedir bence- Çapa ve bazı (ay çok seviyorum bunu kullanmayı klişe pahasına kullanacam) şezlong yorumcuları orta sahanın kazması gibi isimler taktı.
Peki nerelere gelindi. Real Madrid Makalele'nin yerini doldurabilene kadar(bir nebze olsa da Diarra iyi iş çıkardı orda) 3 sezonu heba eti. Manchester United Roy Keane'nin gidişiyle beraber Carrick'e çoğu kimsenin haketmediğini düşündü para harcadı, Chelsea Makalele ve Essien gibi isimler kattı, Barcelona Pep Guardiola(ki özel bir adamdır o pozisyona göre topla iyi oynayabilem özelliği olduğu için) ayrılışından beri çözüm bulamamıştı bu sene biraz Yaya Toure ile kurtardı olayı. Türkiye'ye geçersek Beşiktaş'ın son yıllardaki en iyi transferi Federico Giunti'ydi taraftara göre, Galatasaray 2-3 genç Rumen furyasından sonra sorunu Flavio Conceciao (Makalele'nin Madrid'deki ortağı) ve son olarak Tobias Linderoth ile çözmeye çalıştı ve Fenerbahçe Trabzon'dan Marco Aurelio'yu getirdi. Şimdi burda bir parantezi hakediyor Marco Aurelio.

Öncelikli olarak Marco diyorum çünkü vatandaşlık alıyor diye bir insanın ismini değiştirmemesi gerektiğini düşünüyorum, yazılı kanunlar neler gerektiriyor mevcut durumda bilmiyorum. Ki bu ülke yıllarca ,belki hala çocuklarına istediği ismi koyma özgürlüğünü sağlayamamıştır kendi vatandaşına. "İsim değişir mi yaa?" diye isyan ederim başka da bir argümanım yok savımı destekleyecek. Umarım takım arkadaşları da maçlarda ve idmanlarda hala Marco diye çağırıyorlardır.
Hıncal Uluç'un "ota sahan kazma mı, top kullanamıyor mu, ismini ön libero yap herkes alkışlasın" diyerek kötülediği DMC bu topraklardan çıkmadı demekki, bu adam vatandaşlık değiştirerek ülkenin ulusal takımına kazandırıldı. Ki burası bu işlerin kolay hazmedildiği biryer değildir bilindiği üzere. Ve Marco Aurelio bir ilkti.


Şimdi performanslarına gelirsek bu DMC arkadaşların: Marco Aurelio'nun yapabildiğini yapan çıkmadı, ki Almanya maçındaki Ballack son yılların en pasif oyununu oynadı.Mehmet Topal gelecek vaad eden gerçekten yetenekli bir oyuncu. Henüz 22 yaşında.

Şampiyon İspanya'nın -o da Brezilya'dan transfer- DMC'si Marcos Senna bana ve birçoklarına göre turnuvanın MVP'si. Peki Senna bu ödülü kime kaptırdı? Çok iyi top kullanma yeteneğine de sahip eski bir DMC'ye, Xavi Hernandez. Almaya Frings, Rolfes ve Hitzlsberger'in 2'sini kullanarak çft ön libero oynadı turnuvanın 2. yarısını. Ki bence final maçında daha sağlam kalamamalarının nedeni DMClerinden iyi verim alamamalarıdır. İspanya sürekli ayağa pas yaptı dikine Almanlar bunu bozamadı.

Hırvatistan'da Niko Kovac, İtalya'da biraz da mecburen DMc ordusu gibiydi (Gattuso, De Rossi, Ambrosini,Aquliani). Hollanda'nın grup maçlarında herkesin dikkatini en çok çeken De Jong ve özellikle Carew fizikli Engelaar'dı. Fransa'da Makalele, Toulalan ki formda, sakatlıktan arınmış bir Vieira Hollanda ve İtalya maçlarında o duruma düşmelerine engel olabilirdi.

Her antrenör inanılmaz hücum yeteneklerine sahip,inceci ortasahalarla sahaya çıkmak ister. Ama futbol bir takım oyunuysa ve şartlar; temkin ve kontrolü gerektiriyorsa DMC denen oyuncuya ihtiyac vardır. Yok öyle herkes aralara pas atsın çok güzel çalımlar atsın, en azından şimdilik.