15 Temmuz 2008 Salı

Stormbringer



Comin' out of nowhere
Drivin' like rain
Stormbringer dance
On the thunder again
Dark cloud gathering
Breaking the day
No point running
'Cause it's coming your way

Ride the rainbow
Crack the sky
Stormbringer coming
Time to die
Got to keep running
Stormbringer coming
He's got nothing you need
He's gonna make you bleed

Rainbow shaker
On a stallion twister
Bareback rider
On the eye of the sky
Stormbringer coming down
Meaning to stay
Thunder and lightning
Heading your way

Ride the rainbow
Crack the sky
Stormbringer coming
Time to die
Got to keep running
Stormbringer coming
He's got nothing you need
He's gonna make you bleed

Coming out of nowhere
Drivin' like a-rain
Stormbringer dance
On the thunder again
Dark cloud gathering
Breaking the day
No point running
'Cause it's coming your way

Ritchie Blackmore, David Coverdale
Stormbringer (1974)
Deep Purple


9 Temmuz 2008 Çarşamba

Zerdaliler

Ay nerde doğsa oradaydık
Dallarda zerdali çiçekleri
Savrulur gider rüzgâr esince
Bütün bir bahar böyle geçti

Anlardım aklından geçenleri
Sustukça konuştuk sanki
Sevdaymış meğer bu içimizde
Yıllardır uyuyan deli
Sessizlik sensin geceleri

Fincana kahve koydum gel, ah
Bugün şeytana uydum gel
Ay doğdu dağın üstünden, aman aman
Dallarda beyaz çiçekler

Dayandım gecenin karasına
Artık kimse kıramaz beni
O kül gibi deniz o sessiz kız
Kayıp bir sandala binip gitti

Ne sen söyledin derdini

Ne ben sevdiğime inandım
Unut geçen eski günleri
Bunca yıl sonra nasılsın?

Söz ve Müzik: Hüsnü Arkan
Albüm:İlk Aşk (2003)
Ezginin Günlüğü

Temmuz Haftasonları #1: Adalar


Geçen haftasonu Heybeli ve özellikle Burgaz sarhoş etmişti bizi güzelliğiyle. Tanıdığım herkese sorar oldum Normal ofis işi olup Adalar'da oturan var mı? Birkaç tane arkadaşın arkadaşından öteye iz süremedim.Kadıköy-Burgaz 45 dakika çekiyor. İstanbul trafiği için normal hatta iyi sayılabilecek bir süre. Tabi kışın hava muhalefeti gibi bir sorun var. Ayrıca gece istanbuldan dönmek sorun olur, hususi motor almak lazım. araştırmalar başlasın.Böyle bir hayatı yaşamak lazım içimizdeki uhde son bulur en azından. Yazılacak çok şey yok aslında gitmek,sürekli gitmek ve kalmak lazım.

Reklama da giriyorum. Burgazada'da Barba Yani'de Rum müziği eşliğinde çeşit çeşit Rum mezesiyle Yeşil Efe ve balık tavsiye edilir. Barba Rumca Amca demek. Yani ise müessesenin sahibi Yani Lorencu isminden geliyor. "Yani Amca'nın yeri" gibi birşey oluyor.
Hem sahilde oturmakla 22.30 olduğu yazan son vapur 22.20'de kalkarsa yetişme şansınız hala olabiliyor. Yeni Kadıköy İskelesine gitmesi beklensede İETT programında yazdığı gibi, Bostancı iskelesinden bırakıyorlar. Barba Yani'de oturmanın buna bir faydası yok malesef.

Bu haftasonu geçenki kadar keyifli geçmesi beklenmeyen Olimpos var, Olimpos değil de Çıralı Köyü.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Hayat Akıyor

3 günlük bir tatil, her türlü yordu ama çok güzeldi. Dönüş zaten psikoloji bozuyor bir de şartlar da zor olunca iyice sinir oluyorsunuz İstanbul dışındaki şehirlere, özellikle 550 km uzaktakilere. İstanbul sevgisi gitgide koparıyor insanı buradan. İyi de ediyor. Tatil postu sonra olsun ama Burgaz'a aşık olduk.

Ben sabitken hayat akıyor tabiki.

İnternette olmayınca, e tabi keyifler yerinde olunca da internet olmaması sorun yaratmayınca, insanın gazete okuyası bile gelmeyince biraz kopmuşuz dünyadan. Hasan Doğan ayrılmış buralardan, sen o kadar maç heyecanına dayan sonra otelde en rahat zamanda... hayat kötü sürprizlerle de dolu.

Ergenekon'un ucunu kaçırdım zaten, mümkün değil yakalayamam çok da yakalamak gibi bir derdim yok aslında.

Harry Kewell Galatasaray'a imza atmış. Bir önceki post'un devamı olsun yine. Noluyoruz Lan? #2. Son bir kaç seneyi üst düzeyde geçiremese de çok büyük yetenekleri ve tecrübesi olan bir oyuncu. Gerçekten dediği gibi "wants a new challenge" ise ve yatmaya gelmediyse çok iyi transfer. Lincoln de yattığı sezondan sonra dur lan biraz oynayım derse GS çok heyecanlı olacak. Linderoth - Topal - Kewell - Lincoln - Arda 5lisi ve önlerinde Ümit Karan CL'de bile çok başarılı olabilir sezonun genelinde formda olurlarsa.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Transferler #1: Noluyoruz Lan?

De Rossi Roma ile sözleşme yenilemiş. Sevmem bu adamı, 2006'da Brian McBride'a bilerek dirsek attığında bitmiştir gözümde. Eyvallah iyi oyuncudur. 4 yıllık 31 milyon euro alacakmış. Bu ne peki? Ne lan bu NBA'mi oldu?Hani bu takım finansal açıdan berbattı?Ya da Soros Roma'yı aldı haberimiz yok.


Deco'da Chelsea'ye gitti. 1o milyon Barca'ya, yıllığı 6 milyondan 12 milyon Deco'ya ödeyecek Chelsea. Rakamlar çıldırmış olmalı.



Aragones yıllığı 4 milyondan imzalamış. Geri çevrilemez bir teklif demiş. E heralde geri çevrilemez. Aksi olsa gelmezsin zaten buraya.


Bonservisler düşüyor, yeni transfer kurallarında dolayı oyuncuların alacağı para uçuyor.C. Ronaldo Madrid'e gidecek gibiyken yıllık 10 milyon Euro'yu duyduğumda piyasa yine çıldırdı demiştim. De Rossi o kadar alıyorsa Ronaldo 20'yi hakediyor.


Tottenham garibim de hala bonservisiyle alıyor adamları. Geçen sene Darren Bent'e inanılmaz bir para bayılmışlardı, bu sene Geovanni Dos Santos ve Luka Modric'e bayıldılar toplamda bir o kadar daha. Neyse Luka şov yapsın bari de onlarda sevinsin bizim de yüzümüz olsun.

30 Haziran 2008 Pazartesi

DMC





İyice karşıdaki rakibin oyun stiline göre oynanmaya başlandığından,dolayısıyla temkinli olma oyun anlayışına hakim olduğundan, gol atmaktan çok yenen golü çıkaramama ihtimali ağırlık kazandığından beri yani 90'lardan beri futbol defansifleşti. Aslında o tarihlerden bu zamana insan psikolojisi defansifleşti. Akla gelen -ilk olarak- kapkaç furyasından dolayı insanlar elleri önemli eşyalarının olduğu ceplerinde ya da çantalarına sıkı sıkı sarılarak sokaklarda dolaşmaya başladı. Toplum üzerinden bilim yaparak futbolu hayata benzetmek değil amacım ama bu oldu. Pasta büyüdü risk almak yerine temkinli olmak moda oldu. Belki bu bir gereklilikti. Tüm zamanların bana göre en iyi futbolcusu olmasına rağmen, Maradona'nın İngiltereye attığı golü her izlediğimde "allahım nasıl bu kadar boş alan bırakıyorlar şu 7 numaraya bak koşmuyor bile." demekten kendimi alamıyorum. Messi geçen sene o golün benzerini attığında aynı rakiplerle mi karşı karşıyaydı?

Neyse dağılmadan futbolun sertleştiğinin ve defansifleşmek zorunda kaldığıın altını çizdikten sonra Euro2008 sonrası kadrolara ve öne çıkan takımların öne çıkan isimlerine bir göz atmak gerek.

Bu DMC (Defensive Midfielder Center) mevzusunun bu topraklara ilk gelir insanların farkında olmaya başladığı dönem bence ilk olarak Suat Kaya, sonra Tayfur Havutçu hakkında herkesin ama herkesin "Oyunda hiç görünmüyorlar, ama sahanın en iyilerindendiler, heryere yetiştiler, bütün atakları bozdular" gibi torumlar yapmaya başladığı dönemdir. Hatta Tayfur ya da Suat bu mealde bir soru sorulduğunda çıkıp "Valla öyle diyenler TV'den izleyenlerdir, çünkü benim işim rakibin top yapmasını engellemek dikine oynamasını engellemek, rakip topla geliyorsa ben onun karşısına çıkıyorum, topu dağıtmak benim görevim değil demediki milletteki gazı alsın. Tabi bu DMC denen insanşar çok daha eskilerde de vardır tahminimce ama isimleri böyle değildi heralde. Ama benim bildiğim Paul Gascoigne ve özellikle Roy Keane bu işin öğrenme kılavuzu gibi yıllarca yaptılar bu görevi. Patrick Vieira efsane Arsenal'in belki de en önemli parçasıydı.

Peki DMC'nin özellikleri nedir? ille de kural değildir tabiki bunlar ama karakter olarak hırslı, vazgeçmeyen ve biraz kafadan kontakları meşhurdu eskiden (yukarıda saydıklarım) oyun bakımından ise sert oynayan, toplayken sağlamcı oynayan fiziksel olarak ise çok güçlü, çok koşan,sezgisi kuvvetli(burası bence çok önemli) ve yine bence tercihen uzun bacaklı gibi özelliklere sahipler.

Bu DMC'lere ön libero, savunmanın önünde oynayan oyuncu,-güzel bir benzetmedir bence- Çapa ve bazı (ay çok seviyorum bunu kullanmayı klişe pahasına kullanacam) şezlong yorumcuları orta sahanın kazması gibi isimler taktı.
Peki nerelere gelindi. Real Madrid Makalele'nin yerini doldurabilene kadar(bir nebze olsa da Diarra iyi iş çıkardı orda) 3 sezonu heba eti. Manchester United Roy Keane'nin gidişiyle beraber Carrick'e çoğu kimsenin haketmediğini düşündü para harcadı, Chelsea Makalele ve Essien gibi isimler kattı, Barcelona Pep Guardiola(ki özel bir adamdır o pozisyona göre topla iyi oynayabilem özelliği olduğu için) ayrılışından beri çözüm bulamamıştı bu sene biraz Yaya Toure ile kurtardı olayı. Türkiye'ye geçersek Beşiktaş'ın son yıllardaki en iyi transferi Federico Giunti'ydi taraftara göre, Galatasaray 2-3 genç Rumen furyasından sonra sorunu Flavio Conceciao (Makalele'nin Madrid'deki ortağı) ve son olarak Tobias Linderoth ile çözmeye çalıştı ve Fenerbahçe Trabzon'dan Marco Aurelio'yu getirdi. Şimdi burda bir parantezi hakediyor Marco Aurelio.

Öncelikli olarak Marco diyorum çünkü vatandaşlık alıyor diye bir insanın ismini değiştirmemesi gerektiğini düşünüyorum, yazılı kanunlar neler gerektiriyor mevcut durumda bilmiyorum. Ki bu ülke yıllarca ,belki hala çocuklarına istediği ismi koyma özgürlüğünü sağlayamamıştır kendi vatandaşına. "İsim değişir mi yaa?" diye isyan ederim başka da bir argümanım yok savımı destekleyecek. Umarım takım arkadaşları da maçlarda ve idmanlarda hala Marco diye çağırıyorlardır.
Hıncal Uluç'un "ota sahan kazma mı, top kullanamıyor mu, ismini ön libero yap herkes alkışlasın" diyerek kötülediği DMC bu topraklardan çıkmadı demekki, bu adam vatandaşlık değiştirerek ülkenin ulusal takımına kazandırıldı. Ki burası bu işlerin kolay hazmedildiği biryer değildir bilindiği üzere. Ve Marco Aurelio bir ilkti.


Şimdi performanslarına gelirsek bu DMC arkadaşların: Marco Aurelio'nun yapabildiğini yapan çıkmadı, ki Almanya maçındaki Ballack son yılların en pasif oyununu oynadı.Mehmet Topal gelecek vaad eden gerçekten yetenekli bir oyuncu. Henüz 22 yaşında.

Şampiyon İspanya'nın -o da Brezilya'dan transfer- DMC'si Marcos Senna bana ve birçoklarına göre turnuvanın MVP'si. Peki Senna bu ödülü kime kaptırdı? Çok iyi top kullanma yeteneğine de sahip eski bir DMC'ye, Xavi Hernandez. Almaya Frings, Rolfes ve Hitzlsberger'in 2'sini kullanarak çft ön libero oynadı turnuvanın 2. yarısını. Ki bence final maçında daha sağlam kalamamalarının nedeni DMClerinden iyi verim alamamalarıdır. İspanya sürekli ayağa pas yaptı dikine Almanlar bunu bozamadı.

Hırvatistan'da Niko Kovac, İtalya'da biraz da mecburen DMc ordusu gibiydi (Gattuso, De Rossi, Ambrosini,Aquliani). Hollanda'nın grup maçlarında herkesin dikkatini en çok çeken De Jong ve özellikle Carew fizikli Engelaar'dı. Fransa'da Makalele, Toulalan ki formda, sakatlıktan arınmış bir Vieira Hollanda ve İtalya maçlarında o duruma düşmelerine engel olabilirdi.

Her antrenör inanılmaz hücum yeteneklerine sahip,inceci ortasahalarla sahaya çıkmak ister. Ama futbol bir takım oyunuysa ve şartlar; temkin ve kontrolü gerektiriyorsa DMC denen oyuncuya ihtiyac vardır. Yok öyle herkes aralara pas atsın çok güzel çalımlar atsın, en azından şimdilik.

UEFA EURO 2008 Team of the Tournament


Uefa turnuvanın takımını seçmiş 9 tane uzmanı aracılığıyla. 23 kişilik listede gruplardan çıkabilen takımlardan oluşturulmuş. İspanya'dan -5'i dün ilk 11 başlayan ortasaha- toplam 9 kişi var. Turnuvanın oyuncusu da Xavi Hernandez seçilmiş. Artık underrated değil Xavi. Baya etiketli iyi oyuncu. Bence Senna daha iyi bir turnuva geçirdi ve Ömer Üründül sağolsun genç olduğunu öğrendik Senna'nın(yahu el insaf,adamın suratına bir bak,45 yaşında göstermiyorsa şerefsizim!). Rusya'dan 4 oyuncu var, hakederek bu listedeler. Zaten ortasahaların öne çıktığı, maç kazandıran kriter olduğu bir turnuva geride kaldı. Listeye giremeyen ama aklıma gelen birkaç isim de ben sayayim tam olsun: Sergio Ramos, Corluka, Pranjic, Srna, Servet, belki biraz Arda, Boulahruz.
Birde aşağıdaki toplam 29'dan bir 11 yapayım oohh! Stoperler mecburen İspanyol olacak 2 gol yedi adamlar o da uyduruk maçta Charisteas'tan.


Casillas
Ramos - Puyol - Marchena - Zhirkov
Srna - Senna - Sneijder
Schweinsteiger - Podolski
Pavlychenko



Beklediğimizden zevkli geçti açıkçası. Ada futbolu hastası ben acaba İskoçya'da gelir mi derken, İngiltere bile gelememişti. Danimarka,Bulgaristan gibi takımlar neler yapabilirlerdi. Bu temkin futbolu dönemlerinde güzel maçlara sahne oldu.



Goalkeepers: Gianluigi Buffon (Italy), Iker Casillas (Spain), Edwin van der Sar (Netherlands).

Defenders: Bosingwa (Portugal), Philipp Lahm (Germany), Carlos Marchena (Spain), Pepe (Portugal), Carles Puyol (Spain), Yuri Zhirkov (Russia).

Midfielders: Hamit Altıntop (Turkey), Luka Modrić (Croatia), Marcos Senna (Spain), Xavi Hernández (Spain), Konstantin Zyryanov (Russia), Michael Ballack (Germany), Cesc Fàbregas (Spain), Andrés Iniesta (Spain), Lukas Podolski (Germany), Wesley Sneijder (Netherlands).

Forwards: Andrei Arshavin (Russia), Roman Pavlyuchenko (Russia), Fernando Torres (Spain), David Villa (Spain).

Şampiyon İspanya

Çok özlemişlerdi, hakederek kazandılar. Avrupa Şampiyonası veya Dünya Kupasını iyi oynayarak kazanan takım çıkmıyordu uzun zamandır. 2002'de Brezilya eh işteydi ondan önceki de 94'te yine onlardı, bence. 90'dan gerisine kafam basmaz. Ramos unutmamış, Puerta'ya selam olsun. Türkiye'de olsa başı beladaydı 2. fotoğraftakilerin. Oralarda nasıl acaba bu işler?

27 Haziran 2008 Cuma

Euro 2008 Oranje






Yine en renkli onlardı, yine olmadı,

26 Haziran 2008 Perşembe

Semifinal #2: Russia- Spain



İngiliz basını Arshavin overrated değil mi ayakları çekmeye başladı Arsene övgüleri düzünce, Arshavin de ODTÜ çimlerinde yatan Rus öğrenci gibi çıkmış. Aynısından çok gördüm yıllarca. Go Russia Go!! diyorum başka birley demiyorum.

24 Haziran 2008 Salı

Time - Pink Floyd


Ticking away the moments that make up a dull day
You fritter and waste the hours in an off hand way
Kicking around on a piece of ground in your home town
Waiting for someone or something to show you the way

Tired of lying in the sunshine staying home to watch the rain
You are young and life is long and there is time to kill today
And then one day you find ten years have got behind you
No one told you when to run, you missed the starting gun

And you run and you run to catch up with the sun, but its sinking
And racing around to come up behind you again
The sun is the same in the relative way, but youre older
Shorter of breath and one day closer to death

Every year is getting shorter, never seem to find the time
Plans that either come to naught or half a page of scribbled lines
Hanging on in quiet desperation is the english way
The time is gone, the song is over, thought Id something more to say

Home, home again
I like to be here when I can
And when I come home cold and tired
Its good to warm my bones beside the fire
Far away across the field
The tolling of the iron bell
Calls the faithful to their knees
To hear the softly spoken magic spells.

Semifinal #1: Turkey - Germany

İlk olarak Almanya 6 - 0 Türkiye bile olsa, Türkiye burada ve turnuvada iyi hatırlanmaya devam edecek. İz bırakmanın kralını yaptı. 3 maç üstüste modern futbolda, temkin futbolunda görülecek şey değil. Herkesin dediği birşey ama çok doğru: Film de olsa inanmayız, daha çok Tsubasa senaryosu.




İkinci olarak bariz bir kadro sıkıntısı var. 23 kişilik kadroya 2 tane yanyana durması gerekn stoperlerden 4 tane almanın yetersiz olduğu ortaya çıktı. Tamam, hiç oynamayan sadece Ayhan Akman kaldı, kadroyu kullanıyor denebilir ama. İsviçre maçının ilk yarısındaki Tümer''li Gökdeniz'li kadro tam bir göz bayama, tam bir gaz gösterisiydi.

Şimdi Hakan Balta stoper oynayacakmış gibi görünüyor mecburen. Mehmet Topal'da düşünülebilir ama hem heyecanı, hem orta sahadaki performansı stopere kaymama nedeni olarak görülebilir. Devşirme stoper yapacaksan oyunu bilen ve sakin olmalı. Kadro sıkıntısı sadece defansta olsa Hamit bile stoper oynatılabilir. Ama hücumdaki kabızlığın tek ve o kadar da zor olmayan çözümünün Hamit olduğu Çek maçında anlaşıldı, nihayet.

Durum böyle olunca solda Boral, stoper Balta - Zan, sağda Sabri.

Şimdi ortasaha seçimi tamamen taktiğe bağlı olmalı normalde ama hem takımın sistemsizliği, hem de 9 oyuncu eksikliği zorlayacak Türkiye'yi. İyi bir geleceği olabilecek ama bu yaşta bu performansa bu kadar sabrı nasıl görebildiğini merak ettiğim Colin Kazım ile başlamak bence lüks. Daha sert bir ortasaha için soldan sağa Ayhan,Topal,Aurelio ve Hamit olabilir. Forvet ise ikili olmalıdır ve Semih-Mevlüt oynamalıdır. Tabi bu hiçbir geçerliliği olmayan benim takımım. Hamit ile Ayhan içeri doğru kat eden açıklar olmalı ve özellikle Ayhan asli görevi Alman bekini ve Schweinsteiger'i tırstırmak olmalıdır, çıkmama pahasına. Ayhan'ın sol kanatta son 2 sezonda oynadığı maç sayısı hiç de az değil. Hamit kanada hapsolmamalı biraz serbestlikle yaratıcı yeteneklerini göstermesine izin verilmeli ve en önemlisi deparı olan Mevlüt'e ani kontra toplar atmak planımız olmalı.



Tabi Terim,büyük ihtimalle tek forvet Semih'le çıkacak, Gökdeniz de forvet o da forvet diye bizi kandıracak. Mevlüt yine bir gazla erken kullanılıp kenara atılan adam olacak. Allahtan gözlerden uzakta olacak da (transfer falan olmaz inşallah buralara) hemen eskimeyecek nazarımızda. Ama bir maymun iştahıyla beğenilip alınan ve 1-2 kez giydikten sonra dolaba kaldırılan giysi durumunda şu anda.

Almanlar kendilerine güveniyorlar ve artık bir mucizeye karşı son düdüğe kadar hazırlıklılar.

Kanatlarını çıkarıp, iç boşluklarda varyasyonlar yapıp, ya içeriye ya da çizgiye inmek gibi süper ve çok basit bir taktikleri var. Bir de işte gerektiğinde 30 metreden frikik atan adamları.


Oraya kadar gelmenin yettiği bir takımın rahatlığı ve 14 oyuncu motivasyonuyla Türkiye, karşı takımın dengesizliğinden tırsan, favori, favori olduklarını bilen Almanya.

Son olarak o hengamede duygu yoğunluğunda, sevinç yumağında gidip hem de o bölümün asıl kahramanı iken Hırvatları teselli etmeye çalışan Rüştü'ye selam olsun. Son senelerde biraz durulmuştu zaten bu son hareketle hep iyi hatırlarız inşallah.

Wimbledon 2008 #1

Fransa'da Monfils renklendirmişti turnuvayı. Nadal finalde bu sefer çok rahat yenmişti Federer'i. Şimdi Federer'in sahasındalar. Doymuşluk denen ruh hali etkiler mi? son 5 yılın şampiyonu, Sampras'a 1 yaklaşık olabilecek mi toplamda? Çim kortu daha çok seviyorum. Biraz da duygusallık var tabe Wimbledon'a karşı.

22 Haziran 2008 Pazar

Hollanda 1 - 3 Rusya (a.e.t)


Sihirbaz geldi



Böyle bir takım kurdu


Takım yıldızını buldu.


Ruslar yine sarhoş oldu.

Hollanda yine favori haline geldiği bir turnuvada öncekilerden farklı olarak hakederek elendi. 32 yaşındaki Semak 15 km koşmuş. Rusya eze eze yendi. 90 dakikada bitmesi gerekiyordu olmadı. Rusya "Sihirbaz"ın sayesinde plase favori haline gelmiş durumdadır hayırlı, uğurlu olsun

Hırvatistan - Türkiye: The Greatest Moment Ever


Yazılacak anlatılacak birşey değildi yaşananlar. Özellikle bu kadar üstüste olunca. Euro2008 denince insanlar şampiyon olamasa bile, belki şampiyondan çok Türkiye'yi hatırlayacak. İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçlarını nerede kimlerle ne şartlarda izledikleri hiç unutulmayacak. Sadece Türkiye'de değil futbol ruhunun canlı olduğu heryerde. Bilimsel olarak açıklayabilmek mümkün değil, futbolun beklenmedikliğini, sürprize açıklığını hayatın kendisine ne kadar çok benzediğini bir kez daha gördük. Belki hayatın kendisinden de çok sürpriz ve drama içerdiği için bu kadar seviliyor.


Fever Pitch'de Nick Hornby şöyle analtıyordu 26 Mayıs 1989 Liverpool - Arsenal maçındaki Michael Thomas golüyle alakalı düşüncelerini.

"The Greatest Moment Ever"

.."None of the moments that people describe as the best in their lives seem analogous to me. Childbirth must be extraordinarily moving, but it doesn't have the crıcial surprise element, and in any case lasts too long; the fulfilment of a personal ambition - promotions, awards, what have you - doesn't have the last minute factor, nor the element of powerlessness that I felt that night. And what else is there can possibly provide suddennes? A huge pools win, may be, but the gaining of large sums of money affects a different part of the psyce altogether, and has none of the communal ecstasy of football.


There is then, literally, nothing to describe it. I have exhausted all the available options. I can recall nothing else that ı have coveted for two decades (what else is there that can reasonably be coveted for that long?), nor can I recall anything else that I have desired as both man and boy. So please be tolerant of those who describe a sporting moment as their best ever. We do not lack imagination, nor have we had sad and barren lives; it is just the real life is paler, duller and contains less potential for unexpected delirium"


Daha önce de belirttiğim gibi antipatik geldiği için bu takım -bir takım insanlar ve ona yüklenen anlamlardan dolayı- o kadar üst seviyede duygular yaşayamadım. Ama Türkiyenin büyük bölümü başlık gibi hissetmiştir. Ee bir tarafın böyle iyi hissetmesi için diğer tarafın da o kadar kötü hissetmesi gerekiyor ne yazıkki bu oyunda.